11 Kasım 2011 Cuma

Birimiz kör birimiz topal

Var varanın, sür sürenin,
Destursuz bağa girenin hali budur!
Zaman zaman içinde,
kalbur saman içinde...
Deve tellâl iken,
Horoz şahan iken, Serçe berber iken,
Ben babamın beşiğini
Tıngır mıngır sallar iken...
Hamamcının tası yok,
Külhancının baltası yok,
Çarşıda bir adam gezer,
Peştemalının ortası yok.
Biz üç kardeştik.
Birimiz kör,
birimiz topal,
birimiz çolak...
Babamız Allah rahmet eylesin, pek erken öldü;
bize, yalnız üç duvarı sağlam,
bir duvarı yıkık bir ev
çakmaksız bir tüfek,
dipsiz bir kazan bıraktı.
Bir gün hep birlikte ava gittik.
Kör kardeşimiz birden:
"Bak, bitmemiş bir ağacın dibinde,
doğmamış bir tavşan yatıyor!" diye bağırdı.
Hep gözlerimizi oraya dikdik,
çolak kardeş tüfeği kapıp, nişan aldı.
Kör kardeş de ateş etti.
Topal kardeş koşup tavşanı getirdi.
Böylece, bitmemiş ormanın dibinde,
doğmamış tavşanı,
çakmaksız tüfeğimiz,
çolak elimiz,
kör gözümüzle vurup,
topal bacağımızla koşup yakalayarak,
eve getirip yüzdük.
Dipsiz kazana koyup altını ateşledik.
Ağzımızın suyunu akıtarak
tavşanın pişmesini bekledik.
Çok yorulduğumuzdan, acıkmıştık,
beklemeye de sabrımız yoktu,
kazanın kapağını kaldırınca ne görelim?..
Tavşan ortadan kaybolmuş.
Meğer tavşan, kaçmış da üstteki kapağın haberi bile olmamış.
Ellerimiz böğrümüzde kaldı.
Hepimiz süt dökmüş kediye döndük.
Birer köşeye çekilerek,
kukuma kuşu gibi düşünmeye ve bir çare aramaya başladık.
Sonunda, ben bir çare düşünüp,
"Şunun suyu ile yemenilerimizi boyayalım" dedim.
Hemen işe başladık.
Fakat, su mu az geldi, ben mi çok sürdüm, bilmem; ne oldu,
yemenimin birini yağlayınca;
öbürüne yağ kalmadı.
Sen misin beni yağsız bırakan diyen öbür yemenim,
başını alıp gitti.
Bana küstü.
Derken ben de arkasından yola düştüm.
Az gittim uz gittim,
dere tepe düz gittim.
Tam bir arpa boyu yol gitmişim ki,
Yemenimin tekini çift süren bir ihtiyarın ayağında gördüm.
"Ver baba" dedim,
"bu yemeni benimdir!"
Çiftçi yalvarırcasına yüzüme baktı:
"Aman evlâdım", dedi,
"bu yemeniyi benden alma,
şu ekili tarla senin olsun..." diyerek,
bir buğday tarlasını gösterdi.
Bir tek yemeniyle koca bir tarlanın değişmesine pek memnun olarak,
çiftçiye ben de yemeniyi bağışladığımı söyledim.
Tarlanın bir köşesine gidip postu serdim, uyudum.
Aradan; günler, aylar geçti,
bizim buğday tarlası biçilmeye hazır oldu.
Bir sabah erken kalkıp,
yapayalnız bu koca tarlayı tek orakla nasıl biçeceğimi düşünürken,
birden karşıdan gözlerinden alev saçan bir kurt göründü.
Bana doğru gelmeye başladığını görünce,
korkumdan elimdeki orağı sallayıp,
kurda doğru attım.
Orağın sapı gidip, kurdun karnına gömüldü.
Can acısından ne yapacağını şaşıran hayvan,
tarlanın içinde dönmeye başladı.
Kurt kaçtı, orak biçti, kurt kaçtı, orak biçti.
Ben bir ağaca çıkıp seyrettim,
kalmadan koca tarla dümdüz oldu.
Kurt da bırakıp gitti.
Tarlanın biçildiğine ne kadar sevindim, bir görseniz.
Ama birden başakların yığın edilmesi aklıma geldi.
Ben günlerce çalışsam bunu beceremezdim.
Hele bir sabah olsun diye, yatmaya gittim.
Gece bir fırtına çıktı, bir fırtına çıktı, sanki yeri göğe karıştıracaktı.
Korkumdan bir sütleğen otuna yapıştım.
Sabah oldu, fırtına dindi. Yerimden kalkıp da ne göreyim?
Bizim tarladaki buğday başakları, değme çiftçinin, yapamayacağı bir ustalıkla harman olmamış mı?
"Eh' dedim, gidip yardımcıbulup, harmanımı döveyim".
Ama lafımı bitirmemiştim ki, karşıdan azgın, kocaman bir ayı göründü, harmanın yanından bana doğru geliyordu.
Yerden bir taş alıp, belki korkuturum diye fırlattım.
Taşı atmamla, alevin çıkması bir oldu.
Meğerse attığım taş, çakmak, ayının dişi ise çelikmiş.
Çıkan alev de bizim harmandanmış.
Üç gün üç gece sönmesini bekledim.
Sönünce külleri karıştırmaya başladım.
Yalnız yarısı yanıp, gerisi sağlam kalmış.
Aradım, aradım,
bu yükü kaldırabilecek ne bir deve,
ne bir fil ve ne de bir at buldum.
Bula bula, belinden yaralı bir karıncacık buldum.
Buğday tanesini sırtına yükleyip, bizim meşhur eve götürdüm.
Fakat karıncanın sırtı yük taşımaktan fenalaşmıştı,
hayvancağızı böyle salıvermek günah olacaktı, ilaç aradım.
"Hint cevizinin yağı iyi eder" dediler.
Böyle bir ağaç aradım, taradım, zor buldum. Ağaç pek yüksekti.
Üstüne çıkmaya üşendim, taşlamaya başladım.
Üç gün, beş gün durma dan taşladım,
fakat bir tek ceviz düşüremedim.
Attıklarım da geri yere düşmüyordu,
merak edip, ağaca çıktım; bir de ne göreyim?
Ağacın üzerinde kocaman bir tarla varmış?
Ne âlâ. Buraya karpuz ekerim, deyip, çekirdek getirdim.
Karpuz ektim.
Çok beklemeden, öyle büyük karpuzlar oldu ki,
bir tanesini fil bile götüremez.
Hele bir kesip tadına bakayım deyip, bıçağı sapladım.
Bıçak gitti, elim gitti, kolum gitti,
sonunda ben de gittim karpuzun içine...
Yedi yıl aradım, bulamadım.
Sonunda karpuzun kapısını buldum.
Vay anam karpuz! Evin köyün yıkılası karpuz!
Bir yanında sazlık, samanlık,
bir yanında tozluk dumanlık...
Bir yanında demirciler demir döver denk ile,
bir yanında boyacılar boya boyar binbir çeşit renk ile...
Bir yanında, Âl-i Osman devleti cenk eder top ile tüfenk ile...
Bir at aldım,
bindim dorudur diye,
bir tekme vurdu,
"Geri dur!" diye...
Çifte minareleri belime sardım borudur diye...
Bir baktım adamcağızın biri:
"Bir deve kaybettim,
bulan var mı?" diye bağırıyor.
Adama yaklaştım
"Amca", dedim,
"ben de bir bıçak kaybettim, görmedin mi?"
Adam bu sözün üzerine bir kızdı,
bir kızdı ki, bana bir tokat sallamadan yanından kaçtım.
0 peşimden hâlâ söyleniyordu:
"Ben koskoca deveyi bulamıyorum da,
o benden bıçağı soruyor!"
Meğerse, burası başka bir dünyaymış.
Korkumdan hemen geri döndüm
Fakat, orda bıraktığım ceket ve poturum sanki yargıç gibi beni sorguya çektiler.
Orası başka dünya olduğu için, karpuzlar
" o kadar büyümüş, o kadar çoğalmış, otları o kadar uzamış ki,
bir tanesi de oradaki bir ırmağa köprü olmuştu.
Benim bu dalgınlığımdan kızmış olacaklar ki:
"Kimsin, necisin, söylesene ey insanoğlu?.." diye bağıran, ceketimle poturuma kızdım.
"Ey, size ne oluyor be!
Size ne oluyor?" diyerek karpuzları kökünden çekmeye başladım.
Fakat ne göreyim, köprüden geçen insanlar, hep nehre yuvarlarmamışlar mı?
Tuhaf. Suya atladım, birkaçını kurtarayım derken,
beni koskoca bir balık yutmasın mı?
"Aman!" diye ağlamaya başlamıştım ki,
birden gözlerimi açtım,
sıcak havanın etkisiyle uyuyakaldığım deniz kıyısından yuvarlanıp suya düşmemiş miyim?
Bu sırada suya düşen kâğıt gözüme ilişti.
Hemen açıp okudum:
"Falan, falan, falan, Söylediklerim hep yalan"

masal tekerlemeri

3 yorum:

Adsız dedi ki...

ögretmen okulda okutacak ben bunu okusam ögretmen sözlumü 0 verir çünkü çok uzun

Adsız dedi ki...

bu zten tekerlemeyle karışık masal yani tekerlemeli masal kim yazdıysa masalın tamamını yazmış

Sema Sevimlier Akdoğan on 23 Mayıs 2017 01:13 dedi ki...

Süper...keşke ezberleyebilsem...

Yorum Gönder

 

© 2011 Tekerlemeler - Düzenleyen Derin | Telif Hakları | Site Haritası

Site Hakkında | İletişim | Bize yazın